Tarih

Nedim Atilla / Alaçatı /
“Hikayesini rüzgarın taşa ve denize yazdığı kent” adlı kitabından...

“Antik dönemde adı ‘Agrillia’ olan ALAÇATI, Batı Anadolu tarihinde ‘İonia’ diye adlandırılan ve Gediz nehrinden başlayıp Büyük Menderes ırmağına kadar uzanan bölgenin tam merkezinde yer alır.

Tarihin babası Heredot, birinci kitabında İonia hakkında şöyle yazar;
‘İonlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz en yüksek gökyüzü altında ve en güzel iklimde kurmuşlardır. Ne daha kuzeydeki bölgeler, ne de daha güneyde kalanlar İonia ile bir tutulabilir. Hatta ne doğusu, ne batısı; kimisi soğuk ve ıslak, kimisi sıcak ve kurak olur.’

İon kentleri, Akdeniz’deki kolonilerinde kurulmaya başlamasıyla MÖ 7. yüzyılda altın çağlarını yaşamışlar. Bu dönemde 12 şehirden oluşan ‘İon Birliği’ özellikle bilim, felsefe, heykeltıraşlık ve mimaride dünyaya yol göstermiş.

Sonraları Roma döneminde de bu parlak günler devam etmiş; bu durum Hristiyanlığın yayılmasında ve Bizans sanatının doğuşunda da etken olmuş.

Erken Osmanlı tarihinin kaynaklarında Alaçatı’nın adı,’ALACAAT AŞİRETİ’nin yerleştiği bir ‘yaya-müsellem’ köyü olarak yazılmış. Yani fetihlerin gelişmesiyle, fethedilen yerlere iskanlarla nüfus ve asker sayısı artınca, 1361’de kurulan ordu teşkilatının bir parçası olan ‘yaya’ (piyade) ve ‘Müsellem’(süvari) köyü… Belde adını da, aynı yıllarda bu coğrafyaya yerleşen ‘Alacaat Aşireti’nden almış.

Bu arada güneyi bataklık olan Alacaat köyünde halk sıtma ile de savaşmaktadır. Bataklığı kurutmak üzere Alacaat Limanı’na bir kanal açılmasına karar verilir. Büyük toprak sahibi Türkler de kanal inşaatında çalışmak üzere gelen Rum işçilere, imar edip işlemeleri koşulu ile tarlalarını verirler. Bugünkü Alaçatı, yani o günlerin ‘yeni köyü’, denizden birkaç kilometre içeride bu sebeple kurulur. Günümüzde birer birer restore edilmekte olan Alaçatı’daki taş evlerin çoğu, 1850-1902 yılları arasında inşa edilmiştir.

1802’de Sultan II.Mahmud, bütün ayanları İstanbul’a toplar ve onlara bir ‘sened-i ittifak’imzalar. Bu ittifakta, Çeşme ve civarının ayanı olarak da, ’Memişoğulları’nın adı vardır. Onlardan biri olan Mahmud Ağa, en büyük Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa gibi Cezayir kökenlidir ve büyük bir fırtına sonucu gemileriyle Alaçatı’ya sığınan kişidir.

Demiştik ya rüzgarın azizliği…
Mahmud Ağa’nın oğlu ve torunu bir süre sonra bölgenin ayanı olacaktır. Torun Hacı Memiş Ağa, 1830’larda depremlerle sarsılan Sakız Adası’ndaki yoksullaşan rum nüfusu, çeşitli işlerde çalışmak üzere Alacaat’a davet eder. Böylece yalnız bugünkü Alaçatı’nın değil; Çeşme, Karaburun ve Urla’nın da kaderi değişmeye başlar. Yerli nüfusun erkekleri cephelerde savaşırken, Rum gençleri de bağlarda, zeytinliklerde çalışmaya başlarlar.

Bu arada güneyi bataklık olan Alacaat köyünde halk sıtmayla da savaşmaktadır. Bataklığı kurutmak üzere Alacaat Limanına bir kanal açılmasına karar verilir. Büyük toprak sahibi Türkler de kanal inşaatında çalışmak üzere gelen Rum işçilere, imar edip işlemeleri koşulu ile tarlalarını verirler. Bugünkü Alaçatı, yani o günlerin ‘yeni köyü’, denizden birkaç kilometre içeride bu sebeple kurulur. Günümüzde birer birer restore edilmekte olan Alaçatı’daki taş evlerin çoğu, 1850-1910 yılları arasında inşa edilmiştir.”